En son ne zaman bir Türk grubunun albümü ile ilgili bir şeyler yazdım hatırlamıyorum. Aslına bakarsanız en son ne zaman bir şeyler yazdım onu da hatırlamıyorum. Bayağı zaman oldu herhalde. Ama diğer yandan Türk gruplar hakkında yazmak da zaten zor ve riskli çünkü kendim de bir Türk grupta çalıyorum. Şimdi minicik, minnacık bir negatif şey yazsan, yazının içinde değinsen, “ulan i**e madem çok biliyosun ne diye y****k gibi sound’la çıkıyosunuz” veya “işte bunlar hep gısgançlık” gibi şeyler gelecek. Bunlar benim üzerime yapışsa umurumda değil de bir müzik grubunun parçası olduğumdan onun da üzerine yapışacak. E harbiden olumlu şeyler yazsam bu sefer  diyecekler ki “vay g*t vaay, arkadaş kayırıyor, hacı bu ülke böyle işte” vs vs… Sanki yazdığım olumlu şey heriflere binlerce CD satışı getirecek ya da daha fazla GROPİ sağlayacak (bu ülkede GROPİ gelse kaç yazar, bütün ülke vatandaşları olarak EKREM’e benziyoruz.) Kısacası aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.

Ama Kes’in “Kamlama” albümünü dinlediğimde “yeter lan bunu yazıcam” dedim. Zira bu albümde beni ta 20 sene öncesine götüren bir şeyler buldum. 20 sene önce ne oldu? Ankara’ya ablamların yanına gittim, Kızılay’da gezerken bir müzik mağazasında böyle mor kapaklı bir kaset gördüm, dedim “ne bu böyle,” bir de aldım baktım ki önceden demolarını dinlediğim, bir de İzmit – Beyaz Saray düğün salonunda canlı izlediğim Nekropsi albüm yayınlamış. Albüm “Mi Kubbesi” tabii.

Şimdi bunu yazarken bile geriliyorum çünkü “öh be kardeşim, olabilecek en kolay, en banal benzetmeyle geldin, bitirdin herifleri” şeklinde kapımın önünde haykıran suratı kararmış bir güruh zihnimde canlanıyor. Hele durun, bir anlatayım önce. Şimdi, ben neler hissettim 20 sene evvel o kaseti walkman’e ilk kez koyup dinlediğimde? Bir kere dedim ki “vay be bu ülkeden böyle uçsuz bucaksız deneysel bir şeyler çıkabiliyor.” Güzel. Sonra biraz daha dinledim, “yahu bu enstrümanların her biri ne güzel tınlıyor, ne güzel tonlar.” Ama en sonunda anladım ki bu albüm ile ilgili beni etkileyen asıl şey, bunlara sebep olan, ancak bunlardan bağımsız başka bir unsur: Bu albüm dinleyici için ya da dinleyicinin neler hissedeceği düşünülerek yapılmamıştı. Sanki bu adamlar zaten tarihin başlangıcından beri içinde kendilerinden başka kimsenin olmadığı bir odada hiç konuşmadan, birbirleriyle sadece enstrümanları üzerinden iletişim kurarak bir müzik yaratıyorlardı da birileri şans eseri o sesleri kaydedip albüm haline getirmişti. Harikulade bir “bencillik” vardı bu müzikte. Bu adamların kendi dünyalarında olduğunu, ortaya çıkan şeyin beyinden ziyade omurilikten geldiğini bir biçimde hissedebiliyordunuz. İnsanların ne düşüneceği, bu müziği nasıl konumlayacağı ya da ne tür bir tepki vereceği hiç önemli değil gibiydi. Grup zaten çalıyordu, biz de şansına dinliyorduk işte bunu.

Evet, Kes de enstrümantal müzik yapıyor. Ve evet, eğer illa ki bir tarz konumlaması yapacaksak bunu o albüme yakın bir yerlere konumlayabiliriz (tabii uzak bir akraba olarak.) Hatta ve hatta Kes’in kadrosunda o efsanevi albümün mimarlarından Cenk Turanlı yer alıyor. Ama bunların bir önemi yok. Zilyon tane grup var enstrümantal müzik yapan. Çoğunu dinlerken belki bilinçli belki bilinçsiz, müzik yapmaya koyulduklarında kafalarında belirli bir tarz olduğunu, o tarzın sınırlamalarına isteyerek ya da istemeyerek sadık kalmış olduklarını duyabiliyorsunuz. “Biz Post Rock yapıyoruz.” Veya “biz çokça XXXX grubunu dinledik evet.” Kes’i dinlediğinizde ise sadece ve sadece hiçbir sınırlamaya bağlı kalmadan, bir odaya girip, yaptıkları şeyin içinde kendilerini kaybeden 3 müzisyenin ortaya koyduğu sesleri duyuyorsunuz. “Hadi BÖYLE bir grup kuralım” diyen değil de, tıpkı aniden karar alıp uzun bir yolculuğa çıkarcasına “hadi beraber bir şeyler yapalım” diyen adamların seslerini duyuyorsunuz.

Bu sebepten ötürü grubun müziğini benzetmeler ile tarif etmek istemiyorum. Bunu yapmanın müziğin öznel yönünü hırpalayacağını düşünüyorum. Evet, “80’ler King Crimson’ından ’70’ler Rush’ına esintiler var” veya “hani post-metal dedikleri şey var ya, onun içinde konumlandırılabilir” veya “Anadolu ezgileri dahil birçok motif içinde barındıran enstrümantal müzik” gibi tanımlamalar ile gelinebilir ama bunların tümü asıl mevzunun gözden kaçırılmasına sebep olur. “Kamlama,” gerçek anlamda bir “hadi beraber bir şeyler yapalım, bakalım nereye gideceğiz?” albümü. Yani son derece çıplak, içten, doğal ve çiğ bir albüm.

Tabii ki böyle bir albüm yapmaya kalkıyorsanız ortaya çıkan şeyin bu kadar iyi olabilmesi tamamen kapasiteye bağlı. Yani bu tip bir müziği hakkıyla, komik duruma düşmeden, maymun olmadan ortaya koyabilmek için gerçekten çok iyi müzisyen olmanız gerekiyor. Çünkü kaçış yok, giriyorsunuz, beraber bir noktaya odaklanıp çalıyorsunuz ve çıkan şey birebir sizi tanımlıyor. Cebinizde ne varsa, birikiminiz, tecrübeniz, müzikal referanslarınız ne ise o dökülüyor ortaya. Her şey çıplak; albüm bir nevi senin müzikal kartvizitin olacak.

Gitar – Bas – Davul üçlemesinden oluşan bir grup Kes ve hem birbirleriyle kusursuz uyum halinde, hem de birbirlerinin alanlarına girmeden, tecavüz etmeden, kendi dünyalarında çalıyorlar. Her bir müzisyenin bölümü hem kompozisyona kusursuz hizmet ediyor, hem de diğer enstrümanların kanallarını kapattığınızda tek başına dinlenebilecek bir forma sahip. Bu da zaten başta dediğim gibi, birkaç adamın olaya “hadi beste yapalım” diye değil de “beraber bir şeyler yapalım bakalım ne oluyor” diye yaklaşması ile ilgili muhtemelen.

Bu albümün çakozlamasına sebep olabilecek en büyük mesele ise kayıt aşaması olabilirdi. Şimdi bu kadar şeyi yazdıktan sonra mevzunun ne kadar organik olduğunu anlamışsınızdır. Olay iletişime dayalı. İletişim kritik. Bu nedenle yapılabilecek en doğru hareket, girip canlı canlı, odada yalnız başlarına takıldıklarındaki gibi tek seferde çalmak, eğer gerekiyorsa ekstra katmanları sonradan o belkemiğinin üzerine eklemek. Grup bunu yapmış. E canlı çalan bir grubu, hem grubun doğal sound’unu koruyup, hem de teknik açıdan sorunsuz biçimde kaydetmek zaten ciddi bir mevzu. Kanal kanal girip kayıt yapmaya benzemiyor. Bu noktada da hoş bir rastlantı diyelim, yazının başında değinmiş olduğum “Mi Kubbesi” albümünün bir diğer mimarı olan Cem Ömeroğlu devreye girmiş. Prodüksiyon harika.

Mevzuyu toplamak gerekirse: Bu albümün her dinleyiciye hitap edeceğini düşünmüyorum. Burada klasik beste formları yok, “büyük” prodüksiyon yok, hit yok, dile dolanan şarkılar falan da yok. Zaten amacı o değil. “Kamlama” gerçek anlamda bir “müzisyen” albümü. Araba kullanırken değil, tek başınıza yürüyüşe çıktığınızda ya da yatağa uzanıp ışıkları kapadığınızda dinleyeceğiniz bir albüm. Ülkemizde benzerleri (en azından bu kadar hesapsız ve içten olanları) zaten çok az çıkıyor, onu geçelim, genel anlamda benim son yıllarda dinlediğim en iyi “müzisyen” albümlerinden biri bu. Bence kesinlikle kulak verin ve eğer şansınız olursa bu grubu mutlaka canlı izleyin.